8 Ekim 2017 Pazar

08.10.2017

Yaşım 22 ama 23’den gün alıyorum.

Askere gitmedim çünkü okuyorum.

Okulumu uzattım çünkü üniversiteyi 4 yılda bitiren 4 yıl çalışır 5 yılda bitiren 1 yıl çalışır dediler. 

YALANCI ŞEREFFİZLER!

Murat Menteş’e ayar oluyor ve sevmiyorum.

Soyadımın nereden geldiğini bilmiyorum. Anlatacak bir hikaye yok.

Yolsuzluk tabiri bana tuhaf geliyor.

Türkçe ile felsefe yapılabilir gibime geliyor.

Bu zamana kadar iddaa’dan tam 80,75 lira kazandım.

Bizde para yok.

Çanak anten bence teknolojinin dikeni. Çanak antene katlanıyorsam sebebi teknolojiyi sevmem.

Artık pilavı eskisi kadar sevmiyorum. Yeni favorim türlü.

Turuncu çatılar güzel değil bordo da güzel değil en güzel çatı siyah-gri olan çatı.

Fransız balkonu boş iş.

Vallahi bak bir ara şu passolig’i çıkartıcam.

Karga mı martı mı? Karga.

Martının sesi karganınkinden daha kötü.

Martı aç gözlü bir hayvan. Karga kendi ekmeğinin peşinde kafası çalışan hayvan bi kere.

İnternet işinde  güzel para var diyorlar ama ben bilmem.
En son aldığım albüm Gülben Ergen’indi. Kaset.

Gerçi onu ablam almıştı ben Ragga Oktay istemiştim.

Ben hiç albüm almadım.

Dil okulları çok pahalı be.

Bizde para yok.

Şu sakal ve dar pantolon modasının geçmesini dört gözle bekliyorum.

Kubbe işi benim hoşuma gidiyor.

Üsküdar da her yer yokuş canımı sıkıyor.

Artık duvara poster asma yaşını geçtim bundan sonra duvara bir şey asacaksam önce bi çerçeve 
ayarlamam gerekiyor.

Fizik eskiden havalı bir şeydi çünkü evrenin sırlarını çözmek falan ama baya bir süredir hiçbir gelişe yok keşfedilmesini umdukları şeyleri keşfedebilmek için milyarlar harcadılar fakat elde yine yeni bir şey yok.

Üzdü.

Bu arada Modern Family yine eski tadını vermeye başladı.

Sevindirdi.

Sahile ne zaman insem “ulan aslında yüzerek karşıya çok rahat geçerim” diyorum.

Merak ediyorum çatısı olmayıp terası olan binalarda teras da neden çakıl taşı var.

                                                                                                     Sövgülerle



13 Nisan 2016 Çarşamba

Hayri ve Sınavları

Esas oğlanımızın adı Hayri’dir ve tüm olaylar Hayri’nin başından geçmektedir. Bu keder ve gam dolu hikayeyi ise hayatının her anında Hayri’nin yanında olan ve tüm işini gücünü bırakıp Hayri’nin ne yaptığını, başından neler geçtiğini, ne düşündüğünü, neler söylediğini yazan Hayri’ye çok ama çok yakın birisinin not defterinin elime geçmesi ile birlikte aktarıyorum. Aynen şunlar yazıyor;

Hayri 26 yaşında, cıva gibi bir delikanlıdır. Hayatı herkes kadar normal bir şekilde geçmektedir. Herkesin olduğu gibi elbette Hayri’nin de bazen bir takım sorunları oluyordu. Bunların en başında Hayri’ye göre sınavlar geliyordu. Sınavları hiçbir zaman sevmedi ve hayatı boyunca girdiği tüm sınavları kaybetti. Bu gelenek (Hayri bir süre sonra sınavları geçememesini kendince gelenek haline getirmiş kaldığı her sınavdan sonra ellerini havaya kaldırarak gelenek bozulmadı diye bağırarak stres atmaya çalışırdı) Hayri henüz 10 yaşındayken başladı. Girdiği ilk sınav olan bursluluk sınavını kaybetti. Daha sonra bu sınava yenileri eklendi: oks, polis koleji, askeri lise, harp okulları, üniversite, ehliyet vs. vs. Bir süre sonra her genç gibi Hayri de hayatın kendisine acımasızca davrandığını söyleyip isyan ve öfke kusmaya başladı. Hayri kendi kendine bu olayı takıntı haline getirmişti ve bir gün hiç beklemediği bir anda öldü. Hayri’nin son sözleri kendisine çarpan şoföre şunlar olmuştu: “seni ehliyet sınavından geçirenin ta …” ta’dan sonrasını getiremeden hayata gözlerini yumdu.

Hayri, benim birlikte vakit geçirdiğim tek insandı Hayri ölünce bende onunla ölmüş oldum. Diğer dünyaya gittiğimiz zaman bizi kimin karşıladığını az çok tahmin edebilirsiniz. Ben büyülenmiş ve olanlara inanamıyordum Hayri ise hala öfkeliydi ve karşısında durduğumuz o anda sanki Hayri ölmemiş gibi hayatına devam edebiliyordu. Hayri en nihayetinde bir insandı ve her insan gibi onunda yaşadığı hayatta kusurları vardı bunu o da biliyordu. Artık öldüğüne göre yaptığı hatalarının bedelini ödemesi gerektiğini söylenince artık Hayri’yi ben bile tanıyamaz olmuştum 26 yılın en büyük isyanını o anda kusmaya başladı. Sanırım Hayri ona verilen (ki açıkçası çokta uzun olmayan bir süre) cezayı kabul etmiyor sanki bu işi de bir sınavmış gibi değerlendirip buna göre davranıyordu ve yine bir sınavı geçememiş gözü ile bakıyordu. Şahit olduğum manzara tam olarak şunlar: 
Hayri ellerine havaya kaldırarak bağırmaya başladı;

“İşte bu be işte bu gelenek bozulmadan devam ediyor yaşasın!”

“Pardon anlamadım?”

“Gelenek diyorum gelenek! Yine her zamanki gibi devam ediyor çizgimden hiç şaşmadan yolumdayım seriye bağladım!”

“Galiba biraz heyecanlandın.”

“Yoo hayır ne heyecanlanması canım artık bu başıma gelen bir milyonuncu hadise bunun heyecanı kalmadı.”

“İyi misin?”

“Hmm bir düşüneyim ee evet hatta şahaneyim yine beceremedim yine kaldım yani evet tam benim yapacağım bir şeye benziyor o yüzden evet iyiyim.”

“Haa anladım hayattaki sınavlarından bahsediyorsun anlıyorum ama oysaki sınavlarda ki başarısızlığın senin sınavındı biz seni böyle test ettik Hayri.”

“Nasıl yani anlamadım?”

“Herkesin hayatında maruz kaldığı bir sınav vardır kimisini parayla kimisini parasızlıkla test ederiz senide sınavlardaki başarısızlığınla test ettik bu kadar.”

“Özür dilerim ama yine anlamadım.” (Hayri burada bana çok sinirli gözüktü)

“Sınavlardan kalmana şaşmalı cidden nesini anlamadın yahu senin sınavın, sınavlardan başarısızlıktı seni böyle sınadık bakalım her başarısızlıktan sonra ne yapacaksın kendini kontrol edebilecek mi dedik.”

“Ama birazdan cehenneme gideceğim.”

“Evet.”

“Yani yanlış anlamadıysam şöyle siz beni sınavlarda başarısız olmam ile ilgili bir testte soktunuz değil mi?”

“Kesinlikle.”

“Ve ben hayatım boyunca girdiğim tüm sınavlardan sıfır çektim?”

“Yani inan bu kadarını biz bile beklemiyorduk ama aynen hepsinden sıfır çektin.”

“Yani aslında başarısızlığım benim başarım oldu yani aslında en önemli sınavı diğer sınavlardan kalarak vermiş oldum öyle değil mi?”

“Bir bakıma evet.”

“O zaman niye beni cehenneme gönderiyorsun? En büyük sınavı geçmedim mi? Yani istediğinizi yapmadım mı? Daha ne yapmam gerekiyordu sağlık ocağının yaptığı kan testinden de mi kalsaydım?”

 “Şeyy yani… E peki diğer yaptıkların ne olacak?”

“Nasıl büyük sınavın yanında bir de onlar sayılıyor mu?”

“Tabii bir nevi quiz gibi düşün onları.”

“Yani büyük sınavı vermem tek başına yeterli olmuyor öyle mi?”

“Ne yaparsın hayat işte her anı bir sınav eheh.”

“O zaman büyük sınavın ne önemi var? Farkında mısın bilmiyorum ama kim milyoner olmak isterden de elendim bari büyük sınavın bir önemi yok en azından onu geçmeme izin verseydin 3-5 bir şeyler alırdım.”

“Evet kim milyoner olmak isterde bir an ben bile şüpheye düşer gibi oldum ama sonundan çizginden çıkmayarak sana olan güvenimizi pekiştirdin.”

“Ve şimdi cehenneme gidiyorum.”

“Maalesef evlat.”

“Hayatımın sınavını verdim ama yine de cehennem.”

“Orayı yapmak için çok uğraştık hadi ama en azından bi gör.”

“Tamam,tamam nasıl istersen gidip orayı göreceğim madem uğraştınız gidip göreceğim. Kabul, kabul ediyorum.”

“Yalnız son olarak seni bir sınava sokacağız ardından da kısa bir mülakatımız olacak ona göre ya birinci yada ikinci katta ağırlayacağız seni.”

“Tabii ne demek hemen yanımda 2hb yumuşak uçlu kalemim ve tersten okunmuş şekerlerim var hemen yapalım.”

Hayri’nin hayatının yazılı olduğu bu not defteri sırt çantamın arka gözünden çıktı. Oraya nasıl ve ne ara girdi hiçbir fikrim yok.
                                                                                                                         SÖVGÜLERLE



27 Mart 2016 Pazar

YENİDEN MERHABA

A-hoy! Merhaba! Hürmetler!

Uzuuuun bir aradan sonra yeniden burada olmak ne biliyim biraz kötü gibi. O kadar zaman geçmiş hala bıraktığım yerdeyim. İnsan bir ilerleme, gelişme bekliyor ama bulamadım.

En son sizlerle 4 ağustos 2015 günü yine bu blogda beraber olmuştuk hatırladınız mı? Ne gündü ama be hala unutamadım üzerimde ipekten yapılmış bir ropdaşambır, hafif bir çakır keyiflik  ve televizyonda Ahmet Maranki… Hatırladıkça duygulanırım…

Neyse tüm bunlar bir yana sevgili okur 4 ağustos tarihinden bu yana eğer merak ediyorsan bende pek bir değişiklik yok elbette başımdan geçen birkaç olay var örneğin zeplin adında bir fanzin çıkarmaya başladım sağda solda çıkardıkça dağıtıyorum nasıl diyeyim eee bu blogun sayfalara basılmış halini düşün işte öyle. Fotokopi artığı. Onun dışında tam bir gün süren yabancı dil öğrenme maceram oldu, bir gün sürdüğü içinde öğrenememe gibi bir durum söz konusu oldu. Böyleyken böyle işte lafı pek fazla uzatmayıp konumuza giriş yapmak daha güzel olacak sanki. Müsaaden ile yazıyı alt tarafa bırakıyorum….

KOKULARIN KOŞUŞU

Karşımda oturan hanımefendi elindeki kahve fincanını masaya yavaşça bırakırken bana bakıp bu sabah sahilde nereye yetişmeye çalıştığımı sordu. Herhangi bir yere yetişmiyordum sadece koşuyordum dedim. “Nasıl yani sadece koşuyordunuz?” diye merak içinde bakışlarını bana odaklamaya devam etti. “İşte sadece koşuyordum.” Dedim. Masaya bıraktığı fincanı alırken “koşmak neye benziyor?” diye bir soru sordu. Koşmaya başladığımdan beri koşmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu keşfettim koşarken koşmayı düşünüyordum. Koşmak hakkında uzun uzadıya konuşmak istiyordum ve işte tam fırsatı dedim kendi kendime. “Koşmak otomobile benzer hanımefendi. Aynı otomobil gibi hızlanırsınız, aynı otomobil gibi virajları alırken zorlanırsınız, aynı otomobildeki şu oto kokuları gibi sizde koştuktan sonra leş gibi kokarsınız.” Güldü “otomobil kokuları o kadar kötü mü ki?” dedi “Bence o kadar kötüler” dedim “altı üstü 5 metrekarelik otomobilde kokuyu ne yapacaksınız ki insanı boğuyor güzel kokacak diye nefes aldırmıyor otomobilde camlar boşuna mı var?” dedim. Güldü “haklısınız galiba” dedi. “Peki niçin sabahın köründe tüm insanlar uyurken siz koşuyorsunuz?” diye sordu. “Kusura bakmayın ama hanımefendi size düzenli beslenip, spor yaparak sağlıklı ve uzun bir hayat cinsinden yanıt vermeyeceğim koşuyorum çünkü normal bir hayat istiyorum belki normal hayattan biraz fazlası koşmamın tek nedeni sağlıksız beslenip normal bir hayat yaşamak. Bol kalorili, şekerli, enfes hamur işleri yemek ve 45’imde ölmemek için koşuyorum.”  Elinde tuttuğu kafeine bir süre baktı daha sonra “peki şu kokular sizi neden bu kadar rahatsız ediyor evinizde de hiç kullanmıyor musunuz?” dedi. “Elbette kullanmıyorum kullanılacak bir tarafları yok ki. Ya çılgın dağ esintili, ya lavanta kokulu, ya orman mentollü, ya da okyanus fışkırtmalı kusura bakmayın ama hanımefendi ormanda yaşamıyoruz herhalde şehir burası canım şehir! Şehre uygun kokular yapsınlar önce ne biliyim asfalt kokusu mesela yada sanayi kokusu.” Tiz bir kahkaha attı “şaka yapıyor olmalısınız, cidden sizi nasıl bir koku cezp eder acaba?” diye sordu. “Bana kendimi evimde hissettirecek bir koku olmalı tabi ki asfalt konusunda ciddi değildim ama bilemiyorum mesela yemek kokuları olabilir yada mutfak kokuları karışık baharat, bakliyat vs bana kendimi evimde hissettirecek bir koku olmasını isterim belgesel çekimlerinde değil.” Dedim.  “Enteresan bir düşünce yapınız var ve ayrıca biz neden böyle itici bir ses tonu ve vurgu ile konuşuyoruz?” dedi. “Bilmiyorum ama eğer isterseniz bu durumu tersine çevirebiliriz.” Dedim “Nasıl olacak peki?” diye dikkat kesilmiş bir biçimde bana bakarak sordu. Çayımdan son yudumumu alırken saçlarımı geriye doğru atıp karşımda ki hanımefendiye dönerek “kalkıp buradan siktirip gideceksin bu höm höm konuşmada sona erecek yarım saattir ağzım yoruldu lan! Hanımefendi, beyefendi, yok şaka yapıyor olmasınız, yok peki ben neden koşuyormuşum, enteresan bir düşünce yapısıymış kalk git lan bu masadan yok yere geldin oturdun beni de gerdin kalk git kahveni de öde adisyonu al hooop adisyon al çakal!” Dedim.

Koku insana tanıdık gelmeli, onu güvende hissettirmeli. Siz hiç nohut kokan bir yerden korkar mısınız? Ya tarhana kokan bir yerden? Hiç zannetmiyorum. Ev kokusu yapacaksanız böyle kokuları deneyin. Bu kokuların olduğu bir yerde gördüğüm kadına ben anne diye seslenirim televizyonun karşısında ki adama da baba diyeyim o zamanda tam olsun.

Ev, ev gibi kokmalı. Doğal orman kokusu ne? Ev de mi yaşıyoruz yoksa Tarzan’ın koltuk altında mı?
Buradan bu endüstriye sesleniyorum: SİZ HİÇ MEŞHUR PATLICAN DOLMAMIZDAN TATTINIZ MI?
                                                                                                                                      
                                                                                                                   SÖVGÜLERLE…




4 Ağustos 2015 Salı

HAYALİMDEKİ ARABA

Hayalimdeki araba buz mavisi renginde.

Hayalimdeki arabanın dört kapısı var.

Hayalimdeki arabanın iç hacmi 17 metrekare.

Hayalimdeki araba 200 basıyor ama ibresi 240'a kadar çıkıyor.

Hayalimdeki araba 5 kişilik. Şoför koltuğunda ben, benim yanımda sen ve arka 3'lüde de Mazhar, 
Fuat, Özkan oturuyor.

Hayalimdeki araba teyp yok çünkü teybe gerek yok istediğimiz parçayı MFÖ'ye söylüyoruz onlar çalıyor.

Hayalimdeki arabanın hava yastıkları kaz tüyünden.

Hayalimdeki araba 6 silindir ama silindirleri kare şeklinde.

Hayalimdeki arabanın camları filmli ama o siyah filmlerden değil beyaz perdeden. Benim camım da 
Görevimiz Tehlike serisi oynarken senin camında sadece Kutsal Damacana 2 oynuyor.

Hayalimdeki arabanın arka camında ise bir fransız sanat filmi oynuyor. Ben, sen, Mazhar, Fuat, Özkan hepimiz bu sanat filmine sırt çevirerek sanata adeta sanatla karşılık veriyoruz.

Hayalimdeki arabanın bagajı geniş mi geniş böylece canımız baş başa kalmak istediğinde MFÖ'yü 
bagaja tıkabiliyoruz.

Hayalimdeki arabanın aynaları çukur ayna böyle olunca trafikte canımızı sıkan başka bir araba olursa aynamızı o araca doğru yöneltip onu yakabiliyoruz.

Hayalimdeki arabanın üstü açılır kapanır ama biz hiç açmıyoruz. Çünkü kovalaklığımızı hayalimdeki evimizde yapıyoruz.

Hayalimdeki arabada vites yok çünkü vites benim kafamı karıştıran bir şey.

Hayalimdeki arabanın adı Süleyman.

Hayalimdeki araba talaş ile çalışıyor.

Hayalimdeki arabanın farları floresan.

Hayalimdeki araba hiç zorlanmadan kendi kendine park yeri bulabiliyor.

Hayalimdeki arabanın ikinci el piyasası şahane istediğimizde elden çıkarabiliyoruz.

Hayalimdeki araba Stan Lee imzalı.

Hayalimdeki arabanın koltukları en azından Kamil Koç'tan rahat.

Hayalimdeki araba için minik bir şiir;

       HAYALİMDEKİ ARABA

Hayalimdeki araba, araba gibi araba,
Yoldayken beni sakın arama.
Kış lastiklerini zamanında taktırdığımda,
Nasıl mutlu oluyor sorma.

                                                                                              SÖVGÜLERLE

30 Haziran 2015 Salı

Kafamı Kurcalayan Sorunlar

Merhabalar!

-Şu son dönemde olmak isteğim en çok şey veli! Veli olmaya sanırım çok istiyorum. Bildiğiniz ebeveyn ve evet bunu ben istiyorum (demek ki her insan değişiyormuş).
Böyle bir şey yaşamadan ölmem!
Veli olup da yapmak istediğim en çok şey çocuğumu sınava götürmek. Mesela üniversite sınavına sokmak. Çok güzel bir şey lan çocuğun 3 saat boyunca sınav salonunda ecel terleri dökerken senin yapman gereken sadece okulun gölge bir yerinde gözünde gözlük ve elinde de soğuk soda ile onu beklemek. Yapman gereken tek şey bu. Bunu yaparak ebeveynlik görevini yerine getiriyorsun. Hatta ve hatta çocuğunu 3 saat boyunca hiçbir şey yapmadan (aman allahım tam benlik) bekledikten sonra çocuğun sınavdan çıkınca onunla birlikte yemek yemeye gidiyosun yada tatlı. Okula götür, gölge bir yerde bir şeyler içerek bekle sonra yemek yemeye git ve bam dünyanın en iyi velisisin! Bunu kesinlikle yapacağım.

Karınları deşen Jack
-Katiller, katillerimiz onlar olmasa ana haber bültenlerimizi kim seyrederdi ki? Onları seviyoruz, onlarla birlikte yaşamaya doyamıyoruz.
Aklımı karıştıran katillerin en başında seri katiller var. Bakın tüm seri katillerin ortak özelliği sonunda yakalanmalarıdır. Hepsi arkalarında bıraktıkları izler sayesinde yakalanırlar. Aptal lan bunlar dediğinizi duyar gibiyim ama ego böyle bir şey işte. Zekiler ya, hani çok dahiler ya, çocuklukları çok zor geçmiş ya, allahın artistleri her cinayet sonrası bi mesaj bi işaret bi bir şey bırakacaklar. Bırakma kardeşim bırakma oradan öyle yakalanıyorsun işte. Bana kalırsa bu seri katilleri sırf böyle artistlikler yapmak için cinayet işliyorlar yoksa psikolojileri senden benden iyidir yani. Hayır sırf bir not bırakmak için tüm bunları yapıyorsan yine bırak ama kimseyi öldürme mübarek insan. Bana bırak mesela. Şöyle buzdolabının üzerine. Su faturasını yatırmayı unutma cnm de mesela.

1.000.000 $ entari
-Her yıl ülkemize milyonlarca turist geliyor. Gelen turistlerinde büyük çoğunluğu da araplar oluyor. Arap turistler diğer turistlerden farklı olarak ağırlıkla alışverişe yöneliyorlar. Yani arapların gezme tozma ile çok ilgileri yok genelde kılık-kıyafet için Türkiyeyi tercih ediyorlar. Peki ama neden?
İşte bir milyon dolarlık sorumuz bu. Araplar neden kıyafet alıyorlar? Özellikle arap kadınlarının ellerinde ultra lüks giyim markalarının çantalarını görüyorum. Be arap bacım neden hiç giymeyeceğin bir elbiseye binlerce lira verirsin ki? Hayır ben hiçbir arap kadınını kot pantolon tişört kombini veya aldığı bir yazlık elbise ile birlikte görmedim. Sürekli kara çarşaflılar hayır onları çarşafın altına giyiyorsa  pes doğrusu der susarım.
Arap baharı sadece siyasi olarak geldi normalde araplar hiç bahar yaşayamadılar.

-Buradan da İranda başlayan protestolara da selam olsun!




                                                                                                               Sövgülerle

18 Mayıs 2015 Pazartesi

NATÜRALİST, ORGANİK VE TABİİ

Doğal olup olmamak işte tüm mesele bu!

Doğal bir şey var mı? Varsa nerede? Marketlerde bulabilir miyiz?

Galiba en büyük sorunumuz doğal olup olmadığımız ama hiç merak etmeyin doğal bireyler değiliz. Evet ne yazık ki öyle, bir türlü doğal olamıyoruz. Peki bu kesin bilgi mi? Kesinlikle kesin bilgi toplanıp yayalım!

Sen diyor, ben diyor, diğer insanlar diyor hatta ve hatta herkes diyor abudik gubidik hanım kızcağızımız. Hiç birimiz doğal değilmişiz ve dünya aslında biraz lame olan ama aynı zamanda da çok hoşlandığı bir geyik olan bad tripmişmiş te miş miş miş ve bizlerde bu bad tripte bulunan alien tarzında yaratıklarmışız. Dinlerken açıkçası gerim gerim geriliyorum. Çok yavaş ve çok ağır konuşan bu kızcağızımız her ne hikmetse haklı oluyor. Olmamasını istiyorsunuz ama oluyor elimizden herhangi bir şey gelmiyor oturup bir köşeye hiç de doğal olmayan halimizle ağlıyoruz günler gelip geçiyor göz pınarlarımız kuruyor ve bir hışımla ayağa kalkıp diyoruz ki "lan sen
kim köpeksin? Gel bakayım hele şöyle çabuk lafını geri al!" diyoruz ama nafile kızcağızımız nuh  diyor peygamber demiyor söylediği laftan geri döndüremiyoruz kendisini. Ağır ağır yavaş yavaş terk ediyoruz atölyeyi. Aradan bir kaç saat geçmeden sokaktaki bizlere rastlıyoruz. Bizler çok mühim işleri olan insanlarız acelemiz çok, vakit kaybetmememiz lazım bir yerlere bir şeyler yetiştirmemiz lazım deyip kendi kendimizden azar işitiyoruz. Şüpheleniyorum "lan" diyorum "yoksa bu kızcağızımız
haklı mı?" diyorum biraz duraksıyorum "olur mu lan öyle şey sabah sabah daha uyanamamış ne dediğini kendi de bilmiyor" diyorum "kedidir o, kedi" diyerek kendimi rahatlatmaya çalışsam da bir türlü başarılı olamıyor ve seyir halindeki dolmuşa dalıyorum şoföre sert bir bakış atarak "ne var kardeşim bu kadar mühim bir mesele olmasa böyle bodoslama dalmazdık

herhalde dolmuşuna diyorum" ağza alınmayacak
bir iki lafından anladığım kadarıyla işi ve stresinden bahsediyor müşterilerin tutumundan şikayet ediyor bir de bunlar yetmezmiş gibi vergilere dem vuruyor ve yine ettiği küfürden çıkarımda bulunup çok yoğun ve önemli bir insan olduğunu anlıyorum. Yarım saat kadar sonra çantamı bıraktığım kütüphane sırasından alıp ajandama bakıyorum tüm sayfaları boş tek bir çizik dahi yok koskoca ajanda da. Halbuki çok yoğun, karmaşık ve sıkışık hayatımı daha rahat planlamak için almıştım ben bu 7.99 lira olan ajandayı her ne hikmetse tüm sayfalarını boş bırakmışım. Derken soğuk soğuk terlemeye başlıyorum "kızcağız haklı" diyorum "kendi yarattığımız karmaşada boğuluyoruz" diyorum Ne olur ne olmaz deyip yoldan geçen birinin kolundan tutmaya çalışıyorum ama tutamıyorum acele acele bir yere doğru gidiyor kim bilir ne yapacak? İkinci kişiyi bu sefer yakalıyorum. Yakalar yakalamaz "bırak beni kardeşim çok mühim işlerim var benim patronum bekler daha sonra yıl dönümü
kutlamasına katılacağım gelecek ay ise terfi bekliyorum bırak beni çabuk" diyor bırakıyorum.

Kızcağızımız haklı çıkıyor anneme telefon edip tüm olan biteni anlatıyorum tam lafımın ortasındayken "Evladım" diyor "ben seni birazdan ariyiiim dolma yapıyorum babana yakmayayım hafta sonu zaten yine düğün var ona yetişicem yaza doğru da evi boyatmayı düşünüyorum tamam mı  ona göre" diyor "peki" diyorum ve telefonu kapatıyorum.


                                                                                          SÖVGÜLERLE

15 Nisan 2015 Çarşamba

FAYANS

 Adım Niyazi Çınar 1992 yılında doğdum çevremdeki insanlar sanki benden rahatsız oluyormuş gibi bir izlenime sahibim 4 gündür evden dışarı çıkmadım, 4 gündür aynı yemeği yiyorum, 4 gündür bu iş neden böyle diye düşünüyorum ama bir türlü kendimi tatmin edecek bir cevap bulamıyorum. Aslında iyi bir insanımdır pek çok kişi hakkında kötü düşünmem, pek çok kişi hakkında iyi de düşünmem genel olarak kişiler hakkında düşünmekten hoşlanmıyorum bu beni çok fazla yoruyor. Zamanında bir anaokulu öğretmeni ile tanışmıştım. Doğrusu beni etkiliyordu. Güzeldi, kibardı ve cana çok yakındı. Kısa bir süre önce bu kadın hakkında düşünmeye başladım: öncelikle çocuklarla arası iyiydi sınıfında çocuklar onu seviyordu bu iyi bir şey diye düşündüm ve sanırım hayatımda ilk defa bir insana bu kadar iyi niyetle yaklaşmıştım ama buluşmalarımızın birinde küçük çocukların yaptıkları hataları öyle bir zevkle anlatmıştı ki gözleri parıldamıştı hata yapmalarından hoşnut gibiydi. Hakkında bir karar veremiyorum tamamen bu konuda pasifim. 4. günün sonunda dışarı çıkıp bu gizemi çözmeye karar verdim ve kitapçıdaki şu uzun saçlı çocuğu görmeye gittim onunla ara ara muhabbetimiz oluyordu. Kitaplardan, dergilerden, çizgi romanlardan konuşmayı seviyorum ama o çocuğunda yüzünde çevremdeki diğer insanlar gibi tuhaf bir ifade vardı. Gittiğimde dergileri yerleştirirken gördüm onu hemen yanına sokulup derdimi anlattım kendimle alakalı düşüncelerini bana anlatmasını istedim. Çocuk pek bir şey diyemedi sadece ona göre biraz ırkçıymışım. Galiba şu İlber Ertem'in kitabını alırken ki durumdan kaynaklanmıştı. O gün uzun saçlı çocukla kadınlar hakkında konuşuyorduk bende kendi fikrim olmayan sadece benim düşüncem olan birkaç söz söyledim sanırım bunlar çocuğu etkiledi. Ona eğer birisiyle evlenmem gerekirse bu kesinlikle ortadoğudan olmaz demiştim yani haksızmıyım bilemiyorum açıkçası yanımda beklenmedik bir sevgi "patlaması" yada sevinçten "havaya uçmak" gibi şeyler beni korkutuyor. Peki ya ona nasıl bir evlenme teklifi edilmeli bu gerçekten çok zor vücuduma c-4 yerleştirip kızın karşına yüzüklerle geçip "hey benimle evlenirmisin bak yüzük de aldım ama dur tatlım bunları burada değil cennette takacağız" diyip bir aşk cihadı yapmamı beklerse ben bunlara kesinlikle gelemem. Buradan pek bir sonuç çıkmadı ikinci durağım bankadaki güvenlik oldu ona da gidip her şeyi izah ettim o da bana herkesin ortak birkaç görüşü olduğu benimse bunları olması gerektiği kadar önemsemediğimi söyledi. İyi ne yapayım ben nihilist bir insanım kusura bakmayın ama sizinde dinlemediğiniz sanatçı ölünce üzülmeniz çok saçma değil mi? Bunlarda bana yardımcı olamadı eve geri döndüm bavulumu hazırladım terminale gidip Afyon'a bir bilet aldım. Sanırım Afyon'da fayans işine giricem.

   Niyazi Çınar'ın sır gibi sakladığı günlüğünden bir sayfa.
   
                                                                                                                 SÖVGÜLERLE

1 Mart 2015 Pazar

Bakiye Çıkmazı

Başlıyoruz….

Her zamanki gibi erken uyandım. Gözümü açar açmaz kunduralarımı giyip mutfağa doğru gittim arkama dönüp kapıya baktım. Sessiz çok sessiz ve sakin bir gün olacağı belliydi. Delirdim.

Kumar borcum olmadığı için kimseden kaçmamın da bir anlamı yoktu. Olması gerek. Derhal paltomu üzerime geçirip SultanGazi’ye giden 121T’ye bindim. Akbilimde 4,75 kuruş kaldı sinirden dişlerimi sıktım. 2,5 saat süren yolculuğun tamamında orta kapının girişinde ayakta bekledim bu beni yormuştu soluklanmak için kirli sakalı olan şapkalı adamın yanına oturdum. Telefonunda Hande Yener dinliyordu. İçimden kesin bu adamında kumar borcu var o yüzden SultanGazi’ye gidiyor dedim. Yolculuk uzun ve sıkıcıydı otobüs ağzına kadar dolmasına rağmen şoför ısrarla yolcu almaya devam ediyordu tekrar sinirden dişlerimi sıkarak kirli sakallı şapkalı adamın kulaklığının birisini aldım. Hande Yener azgın bir atı bile bence sakinleştirebilir yada saçmalatabilir.

SultanGazi de sıradan bir gün böyleymiş.
SultanGazi güne her zamanki gibi başlayıp başlamadığını bilmiyorum çünkü daha önce hiç gelmemiştim. Neden mi? Güzel soru. Çünkü daha önce hiç kumar borcum olmamıştı. Yoldan geçen bir kadın iğrenç bir çığlık atarak bana kumar borcum olup olmadığını sordu bende kendimden emin bir şekilde olmadığını söyledim bunun üzerine burayı derhal terketmem gerektiğini aksi halde bir paradoks yaratacağımı söyleyince haklı olduğunu anladım. Uzay zaman kavramında yeni bir solucan deliği açmanın sırası değildi hemen taksiye binerek Kuyubaşına gittim. Yapacak çok işim vardı nereden bir kumar borcuna girebilirdim ki bu tertemiz masum şehirde. Kafam bir türlü çalışmıyordu. Sanırım yapamayacağım diye korkmaya başladım.

Eve geri döndüm. Mutfağa gidip kapıya baktım bir hışımla kendimi caddeye attım canım çok fena simit çekiyordu. Vapura kadar koştum. Akbilimde 3,65 kuruş kaldı öfkeden dişlerimi sıktım. Karşıya geçmeyeli uzun zaman olmuştu. Vapurda hiç simitçi yoktu sadece nane şekeri satan bir adam vardı. Baş dönmesine, mine bulantısına iyi geliyormuş. Elbette aldım. Karşısı soğuktu yürürken üşümeye başladım dişlerim birbirine vuruyordu. Simidi bir kafede yedim. Hava iyice bozdu, rüzgar şiddetini arttırdı. Vapur seferleri iptal oldu. Duygulanmak istesem de bir türlü başaramadım. Metroya bindim. Akbilimde 3,20 kuruş kaldı. Sakindim çünkü metroları seviyordum. Mecidiyeköyde olmak insana herhangi bir şey hissettirmiyor bu yüzden size detay vermemin bir manası yok. Karşıya geçmek için metrobüse doğru yürüdüm hava hala soğuktu paltomu çeneme kadar çektiysemde üşememe bir türlü engel olmadım neyse ki metrobüste 200 kişi olacağımız için biraz ısınabilecektim. Akbilde 2,10 kuruş kaldı. Derin bir nefes çekip sakinleştim. İndiğimde hava kararmaya başlamıştı. Karanlıkta yürümekten pek hoşlanmam ama ileride dikkatimi çeken bir dükkan gördüm oraya gitmek için can atıyordum ve gittim. Hoş bir bayan beni karşıladı paltomu alıp oturacağım yeri gösterdi. Çay içmek isteğimi söyledim bunun üzerine bayan dükkanında sadece yün ve kumaş olduğunu söyledi aşağılık kahpe beni olmayan kedim için yün tomağı almaya zorluyordu. Mecburen aldım. Saat baya ilerlemişti eve dönmek için otobüse atladım kalan bakiyem 1,00’dı tam rakamı görünce biraz rahatladım ve yumağı sıkmaya başladım. İçimi gıdıklayan bir his yaratıyordu. Doğrusu hoşuma gitmişti. Apartmanımın girişinde bir adam bana durduk yere bir bahis teklif etti. Bahsimiz Meksika da hangi dilin konuşulduğuydu ben Meksikacayı savunuyordum karşımdaki gizemli adam ise İspanyolcayı hemen internetten baktık. Kaybetmiştim. Adam bahsin koşulunu yerine getirmemi aksi halde beni darp edeceğini söyledi benden istediği tutar oldukça fazlaydı ödeyemeyeceğimi biliyordum düşünmeye başladım.


Birden farkına vardım ki benim artık bir kumar borcum vardı. SultanGazi’ye gidebilirdim nihayet. Gizemli adamın dikkatini dağıtarak doğrudan durağa doğru koşmaya başladım. Gizemli adam peşimden geliyordu ama beni yakalamasına imkan yoktu. Hemen otobüse atladım ama bir felaket ile karşılaştım. Bakiyem yetersizdi. SultanGazi’ye gitmem için 1,10 kuruşa ihtiyacım vardı akbilimde ise 1,00 kuruş vardı. Öfkeden dişlerimi sıktım, sıktım ve sıktım.

                                                                                                       Sövgülerimle

*belki devamı gelir belkide gelmez bu işler hep nasip, kısmet.

6 Eylül 2014 Cumartesi

Bu Adamlar Fazlasıyla Komik

Benim güldüğüm, sizin de gülebileceğiniz hatta belki de güldüğünüz bir takım insanları bu yazıda sizinle paylaşmak istedim. Açık ve net bir biçimde bu adamların (evet hepsi gerçek manada adamdır) ben de yerleri ayrı. Çok gülüyorum efendim bunlara öyle böyle değil. Her birine ayrı ayrı imreniyorum. Eğer bu yazıdaki adamları veya adamı tanımıyorsanız şiddetle tanışmanızı öneriyorum emin olun pişman olunacak bir şey yok.






1)      Mihail Zoşçenko

Rus mizahının önde gelen isimlerinden olan Zoşçenko hayatı boyunca çeşit çeşit mesleklerde çalışmış en sonunda yazarlıkta karar kılmıştır. Yazdığı hikayelerde gayet sade bir kullanması bu beyefendiyi daha da bir çekici kılıyor. Normal Rus edebiyatında göreceğiniz affedersiniz kol gibi kitapları, sayfalarca betimlemeler yok. Gayet basit ve bir o kadar da etkili kullanıyor cümleleri.
Hikayeleri genel olarak Rusya’yı ve Rusya’daki yaşamı anlatıyor. Ara ara Avrupa’ya da veriştirmeyi ihmal etmiyor. Çeşitli mesleklerde bulunmasından dolayı hikayelerinde iş hayatından, işçilerden, geçimden, patronlarından veya çevresinden bahseden bu beyefendi beni gayet keyiflendiriyor.
Favori hikayelerim: Çarın çizmeleri ve Aristokrat kadın.


2)      Woody Allen

Yazdığı kitaplar, sahnelediği oyunlar, çektiği filmler…. Bu adam çok başka bir şey.
Woody Allen tarzı diye bir şey var zaten en başında, öyle çektiği filmler falan değil! Dağınık saç, kadife pantolon, kalın çerçeve gözlük yahu çok başka çok! Aşmış gitmiş.
Daha çok filmlerinden tanıdığım bir NY beyefendisi. Filmlerinde genelde absürt hikayelerden meydana gelen sonu son olmayan, sanki bitmeyen, bitmesin biraz daha dedirten abimiz. Hemen hemen her konu ile ilgili affetmeden dalga geçebilen, eleştiren yanı Woody’i efsane kılıyor. Politika, entelektüellik, inanç, ekonomi gibi konuları hiç affetmiyor direkt olarak çakıyor.
Filmlerinin en sevdiğim yanı aşırı absürt olayları izleyiciye aslında hiç absürt değil bak pekala ne kadar da mantıklı, neden olmasın ki dedirtebiliyor olması. Herhalde bu kadar zayıf, çelimsiz ve takıntılı başka birine hayran olunmaz olunamaz. İleride bir İstanbul filmi bekliyoruz kendisinden.


3)      Aziz Nesin

Yerli mizahın en önemli isimlerinde biri olan Aziz Nesin beni ilk defa bir yazı ile kahkaha attırtan yazardır herhalde. Yerli olmasından mı kaynaklanıyor bilmiyorum ama yazıları bizi anlatıyor. Yani bizi derken direkt bizi değil bizim başımıza gelen olayları anlatıyor.
Hikayelerinde genel olarak Türk insanının yaptığı çakallıktan bahseden Nesin adeta bizi bize anlatıp kim bu gerizekalı diye sordurtuyor. Yazdığı hikayeler, değindiği konular ne anlatsak az bu beyefendiye. Yalnız bir tek kötü eleştirim var. Kalemi bu kadar ustaca kulunlan bir yazar neden sadece sanatıyla politikaya değinmek varken bunu açık seçik yapar anlamıyorum doğrusu. Ama yinede beni gülmekten ağlatan adamdır. Hatta o kadar ki bazı hikayeleri filmlere konu olmuş büyük yazar. Seviyoruz, sayıyoruz kendisini.


4)      Oğuz Aral

Oğuz Aral varken bana kimse Yiğit Özgür, Erdil Yaşaroğlu, Selçuk Erdem, Özer Aydoğan falan demesin. Çünkü bu memlekete karikatürü getiren, insanların karikatürü tanıtan adamdır kendisi.
Yaptığı mizah tam anlamıyla mizahtır. Yani çizerek bir memleketin derdini memleket insanına anlatmak hele ki bunu belli etmeden sakin sakin yavaş yavaş yapmak kolay olmasa gerek. Önceleri bir gazeteye ek olarak çizmeye başlayan pek muhterem beyefendi daha sonra kurduğu GIRGIR dergisi ile şaka değil tam 500.000 tiraja ulaşarak tüm dünyada en çok okunan 3. mizah dergisi yapmıştır.
Oğuz Aral’ın karikatürü halka indirmek, halkla tanıştırmak gayesi yine onun döneminde onun sayesinde gerçekleşmiştir. Avanak Avni kaç senelik bir macera olmasına karşın bugün hala tanıyorsak ve gülüyorsak bu büyük bir başarıdır.
Ayrıca Oğuz Aral bu günlerde de hala kullanılan amatör günlerinin bulucusudur. Amatör günü ne midir? Hemen anlatayım. Amatör günü dergilerin haftanın belli bir gün belirledikleri ve bu günde gelen genç, amatör çizerlere yardım ettikleri gündür. Yani Leman, Lemanın içinden Penguen, Penguenin içinden de Uykusuz’un kurulması bu sayede gerçekleşti. Netice Yiğit Özgür de, Erdil Yaşaroğlu da, Behiç Pek de amatördü.
Avanak Avni’nin babası, GIRGIR’ın kurucu Oğuz Aral bana göre yerli mizahın açık ara en iyisidir. Bu arada gereksiz taramalardan kaçınmaya devam!


5)      Thomas Cathcart & Daniel Klein

Hadi itiraf edelim ölüm en çok korktuğumuz bizim acı gerçeğimiz. Hatta ondan o kadar çok korkuyoruz ki ölümü neredeyse hiç düşünmüyoruz bile. Ölüm bu kadar korkutucu olmasına rağmen bu beyler ölümü bizlere çok komik bir olaymış gibi anlatıyor anlatmaya devam ediyor.
Normalde ismini hatırlamadığım bir üniversitenin (Harvard olabilir) felsefe hocaları olan bu beyefendiler ölüme kafayı takmış durumdalar. Bu kadar korkunç bir olay karşısında istiflerini hiç bozmadan düşünce şekilleri ile beni güldürebiliyorsalar vallahi helal olsun.
Thomas Cathcart ve Daniel Klein’i ‘Niçe Öldü Bir Hipopotam Olarak Yeniden Doğdu’ adlı felsefespri kitabı ile tanıdım. Ölümden korktukları için bu kadar irdelediklerini söyleseler de pek de korkmuşa benzemiyorlar. İşin iyi tarafı kitabı okuduktan sonra sizde de bir rahatlama oluyor. Yani yolda yürürken kafanıza bir ornitorenk düşeceği korkusu ortadan kalkıyor.
Zamanında bu ikilinin bir fıkrasını da paylaşmıştım diye hatırlıyorum.
Bu beyefendileri anlatan tek söz sanırım “Azrail bile ayağıma gelecekse sen neyin tribindesin” dir.


6)      Simon Amstell

Hani elin yabancı memleketinde gördüğümüz çok hoşumuza giden ama bizim memleketimizde olsa hemen dışlayacağımız, karalayacağımız, kötüleyeceğimiz işler vardır ya hah bu beyefendi tam olarak bu işi yapıyor.
Aykırı olayları bize anlattığı dil ile dinletmeyi sağlayan hatta hadi canım sende dediğimiz olayları düşündüren pek maharetli komedyen.
İşlediği konular bize aykırı olması gibi kendisi de aykırı bir adamdır. Nasıl mı? Şöyle: Efendim en başında inançsızdır yani ateist daha sonra homoseksüeldir daha da sonra  ırkçıdır ama kendisi Yahudi olmasına karşın Yahudi ırkçılığı yapmaktadır büyük ihtimalle bu dindar bir ailenin ateist oğlu olduğu içindir.
Genelde basit, her gün tekrarlanan hayatından kesitler anlatarak bunları topluma uydurarak güldürmeyi başarmıştır. Durum komedisi yapıyor diyebiliriz kendisine. Tüm bunlar bir yana kendisi 30’lu yaşlarda olmasına rağmen henüz yeni reşit olmuş gibi de görünmektedir.
Woody Allen’a benzettiğim tarafı ise hastalık hastası olmasıdır. Yine Woody gibi çekilsiz olan Simon yaptığı ince (ama öyle sağda solda gördüğünüz ‘haa inceyi gördün mü?’ tarzında değil hakikatten ince) esprilerle kendisini sevdirmiştir fakat bizim (yani erkekler) için çok fazla sevmemekte fayda var çünkü adam şey yani şeyy ay bana söyletmeyin lan fena oluyorum!
Şunu da söylemekte fayda var Simon Amstell beyefendisi BBC televizyonun da yaptığı bir programda Britney Spears’ı sorduğu sorularla ağlatmayı başarmıştır.

Evet benim en çok güldüğüm beyefendiler bunlar. Eğer siz ‘Hadi be bunlara gülünür mü asıl şu adam var seninkileri döver!’ diyorsanız aşağıda yorumlar bölümünde bizimle paylaşın! Az paylaşımcı olun be hep bana hep bana olmaz söyleyin bizde gülelim. Umarım sizleri güldürebilecek birkaç kişi tanıtabilmişimdir. Görüşmek üzere…


                                                                                           Sövgülerimle







                             http://www.youtube.com/watch?v=-GfxP28m1DM
                             
                              
Tavsiye kitaplar: Çarın Çizmeleri (Mihail Zoşçenko)
                            Niçe Öldü Bir Hipopatam Olarak Yeniden Doğdu (Thomas Cathcart & Daniel Klein)
                            Tüysüz (Woody Allen)
                            Zübüklüğün Sonu Yok (Aziz Nesin)
                                 http://listelist.com/woody-allen-sinemasi/
                                  
                     

17 Temmuz 2014 Perşembe

Kişiliğinizi Test Edin

Evet sizler için yorulmadık, yılmadık, üşenmedik bir kişilik testi hazırladık. Bu testin sonunda sizin nasıl bir kişiliğe sahip olduğunuzu da gözler önüne serdik. Eğer sizde acaba ben nasıl biriyim, arkadaşlarım beni nasıl biri olarak görüyorlar, insanlar üzerinde nasıl bir izlenimim var diyorsanız bu testi kesinlikle uygulamalısınız! Teste başlamadan önce kağıt ve kalemlerinizi hazır edin. Şimdiden kolay gelsin!


Sabah yolda yürürken bir kaza gördünüz ne yaparsınız?

a)      Hemen 112’yi arar ambulans gelene kadar ilk yardım kursunda öğrendiklerimi uygularım.
.
b)      Telefonumla videoya çekip haber ajansına satarım.

c)      Olay yerinden tüyerim. (şimdi şahit falan yazarlar hiç uğraşamam)

d)     Ulan trafiğin anasını s…niz anasınıııı diye sitem ederim.




Ünlü bir yönetmen sizin hayatınızı bir filme uyarlamak istediğini söyledi sizce filminiz hangi türde olurdu?

a)      Biraz acıklı, biraz komik bir film olurdu.

b)      Tam bir trajedi.

c)      Film istemem ben roman olsun roman (ille de roman olsun ister çamurdaağn olsun beyaa)

d)     Bol ekşınlı anladın sen onu hadi hadi.



Aynada kendinize baktığınızda ne hissediyorsunuz?


a)      Sıradan.

b)      Saçlarımı yıkamam gerektiğini.

c)      Göremiyorum! Göremiyorum! (anam beni vampir doğurmuş yaralı anam yarasa anam)

d)     Cinayet sebebi olduğumu.



Dünyaya bir virüs yayıldı ve nüfusun 10/9’u zombi oldu, siz de 10/1’lik kısımdasınız ne yaparsınız?


a)      Benim gibi insanlar bulup güvenli bir barınakta yaşarım.

b)      Walking Dead’ı seyretmeye başlarım.

c)      Valla strese falan hiç katlanamam gider kendimi bir zombiye ısıttırırım.

d)     Tüm zombilerim üstlerine benzin döker yakarım!



İnşaat ustası yere 20 lira attı  ne yaparsınız?


a)      Derhal orayı terk ederek şikayette bulunurum.

b)      Götü duvara dayayarak alır kaçarım.

c)      Acık daha at derim.

d)     Üstüne benzin döker yakarım! Ne, ne var belki o da zombidir! Değilse daha pis yakarım ama!


Hesabına olan bir halı saha maçını kaybettiniz maç sonrası tutumunuz ne olur?


 a)   Kazanmakta var kaybetmekte hesabı öderim.

b)      Mecburen öderim.

c)       “Kim getirdi bu kova kaleciyi yuuaaa!” der hesabı öderim.

d)      Diğer arkadaşlara katılıyorum ben de hesabı s*ke s*ke öderim.



Son olarak hoşlandığınız kişi sizi bir yemeğe davet etti ne yaparsınız?


a)      Gitmeden önce bir şeyler atıştırır yemek sırasında da güzel bir şekilde muhabbet ederim.

b)      Yemeğin Alman usulü olması için Allaha dua ederim

c)      Yemeği yedikten sonra tuvalete gider gibi yapıp tüyerim. (amaan boş ver bana hoşlandığım kişi mi yok sanki hem yemek beleşe geldi)

d)     Düşünemedim! Oyşh!




Evet tebrikler testi başarı ile bitirdiniz şimdi ise sonuçlara geçelim isterseniz.

A’lar çoğunlukta ise: Sen varya sen, sen ne pislik, ne gıcık, ne itici bi insansın. Büyük ihtimalle de asosyal bir şeysin. Keşke bu testi hiç hazırlamasaydım da sen de buraya hiç gelmeseydin. İTİCİ!


B’ler çoğunlukta ise: Evet canım kısa ve öz, herkes gibi sende küçükken sarışındın. Normal olmaya devam et seni böyle seviyoruz.


C’ler çoğunlukta ise: Seni bir yerden tanıyorum ama nerden tanıyorum bak bilemedim. Aslında sen bizim içimizden çıktın sen bizlerden birisisin. İletişim becerilerinde yüksek maşallah civanım yolun açık olsun.



D’ler çoğunlukta ise: ADAM be ADAM. Sen doğru bildiğini yapan, dobra olan, içinden geldiği gibi hareket eden, yapmacılıktan uzak, dürüst bir insansın. Biraz hayvan olsan da seviyorum be seni.


*Dilerseniz testinizin sonuçlarını yorumlar bölümünde paylaşarak hepimizi şaşkına çevirebilirsiniz!


                                                                                              Sövgülerle